güzelsin.
gözlerinden önce sabahlar uyanır,
yanıbaşımda
balkonlardadır kadınlar
yeni çıkmıştır ekmek.

güzelsin.
nazarlar hep sanadır
aşk, sana.
sevmekten ibarettir 
yüzümüzü okşayan her sözcük.

güzelsin.
bir çocuk ilk kez ‘’anne’’ der,
kucağında.
geceler açık mavidir.
bahardır solunan.

güzelsin.
saçların batı’dan eser
çözülünce bağından
yazları sıcak ve kuraktır sonra
kışları kederli.

güzelsin.
yüzün çocuktur.
ikindi vakitleri.
-çoğu zaman hatta- samimi ve ilkel bir inanıştır.
sadık ve merhametli.

içime akan bir ömrün
kaydını tutmak şurada dursun
ellerini ve gözlerini kaç kez yeniden sevdim bilmiyorum
hem bir nehire nasıl akıyorsun diye sorulmaz
diyerek geçiyorum kıyısından
gülüşünün.

düşünüyor insan: yaşamak seni.
yaşıyorum ve yaşayacağım.
güzelliğim…

Şubat 2013, Gürcistan , Nikon Bişey.

dalgaları öfkesiz bir deniz olurdun ancak, bir daha dünyaya gelsen.
bu yüzden, aşkımız ki ; dalgakıranıdır mutsuzluğun.
öylece sevmektir küçücük bir şehri
babaanneme komşu olarak yaşar gibi
seninle yüzüm, kanaatkâr memleketlere aşinadır bu yüzden
ki bu memleketlerde
ağlanabilen kederler taşır iyi insan yürekleri.

kedersizliktin, şimdiydin.
ve ben iyi insandım.
ki Allah için, güzel severdim.
kederli değildim, ağlamıyordum da.
sen’din.sana gelmiştim. şimdiydi.
bırakıyorduk kumsala düşlerimizin izlerini çifter çifter
sadece bize yaratılmış gibi insansızdı hem.
geçiyorduk ırmağıyla avunmayan denizi.
henüz ilk cemre düşmemişken, hem de gün, tanrıdan lütufken, 
sevdiğin şarkılar dilimden dökülüyorken
sorguluyordun ruhundaki kutsal tasvirleri ve beni.

ben, şimdi, herkese hayatımda kendimle olan kavgamın nihayetini
ve kalbimi onaran merhametini anlatırken,
sana olan sevgim, yeni doğmuş çocuk gibi yüzüme bakıyor.

2013 Kışbahar, Canon Bilmemne.

adım ve sokakta oynadığım bütün oyunlar şuranda dursun.
aşağı mahallenin kızı gibi geç ki önümden,
”beklemenin güzelliği böyledir işte” diyeyim.
sonra/mutlaka gel.
gel ki inanmaktan başka bir yol çıkmasın bütün adreslere atina’dan.
kalbine inanmanın güzelliği ya işte,
naparsın.
ve kucaklayalım birbirimizi eski-yeni sevgiler dahil.
kucaklayalım çünkü; aşktan öte başka bir dili yok seni sevmenin.
gün olsun oturalım şöylece aynı sofraya.
yağmurdan kaçırıp gülüşlerimizi, aynı zamanda minnettar kalarak.
bu arada ölmekten korkayım çok,
seni sevmek o kadar güzelken.
derken bir apartmanın kuzey cephesi düşsün aklıma.
seni bir de oradan seveyim.

miş’le başlayan bir vakitte rastlıyorum,
doğuyor iki dudağının arasından, gülüşün.
bir sevdadır tutuyor ellerimi!
zaman ilkyaz da değil
nasıl bu denli sevdim seni.

tanrı en çok ne zaman dokunduysa içime,
işte bu zaman, o zamanlardı.
sabahına ve suküna erdirilen gecesine yemin edilmiş, güzelliği gözle görülemeyen bir bitki örtüsü gibi bağışlayan zamanlardı.

-

sokulmama izin ver,
ne çok üşüdüm sana gelinceye dek.
bak başım omzuna düşüyor.
avuçlarımda çocukluğum var, sıkıca tuttuğum.
bir de, -olur da gelirsin diye- sakladığım yaz meyveleri.

şimdi yüreğin ferah olsun yağmurlarımca.
ah be nalan! dilime yakışmaz başka sözcük.
bu yüzden adını sevmenin bütün dillerinde astım varlığıma.
sana dair’im, ne varsa geri kalan, sensiz/üçnokta
“ve elbette bunları çabucak geçelim sevgilim”

  Dünyadaki nesnel yargıları, hatta kısmen metafizik yargıları dahi; tecrübelerinden tümevarım yöntemiyle genelleyebiliriz.Bu, bizi kesin bilgiye götürmeyecek olsa da aydınlatıcı ve yönlendirici olacaktır. Fakat insan ilişkileri o kadar komplekstir ki, bu ilişkileri genellemeyi bir kenara bırakın; anlamlandırmak dahi çoğu zaman çoğu kişide imkansızdır.Bize bu konuda yardımcı olabilecek kaynak yönelimlerimizdir, çünkü yönelimlerimiz kısmen genellenebilir.

 Evrende -ruh bakımından- farklı bir ”insan” duruşumuz olsa da, hayvan kimliğimiz asla arka planda kalmaz. Psikoloji bize bundan aldığı bilgiyle hizmet etmektedir.
İnsan, süreçte tecrübesi olmayan hususlarda belli ön kabuller yapmak durumunda kalır, bu da hayal kırıklıklarının başlama noktasıdır.

 Herhangi bir şekilde bağ kurulan bir insanla zihinsel ilişkimiz; söz konusu kişiye dair bilgi birikimimizle alakalıdır. Bilgisizlik, kabullenme sonucunu doğurur. Bilinmeyen şey zihinde devleşmeye mahkumdur.

 Zaman ve bilgisizliğin eş yönde ilerlediği(bilgisizliğin ilerleyen bir kavram olduğu söylenemez elbette) durumlarda bilinmeyen; bağın kurulma şekline göre, farkında olmadan değerlendirmelere tabi tutulur. Zaman ilerledikçe var olan bağ bize objektif değerlendirme yapmamız ve karar vermemiz gereken konuda engel olur. Çünkü söz konusu bilinmeyen olgu hakkındaki bilinmeyen her boşluk, bağın kurulma şekline göre bizim zihnimiz tarafından doldurulmaya başlanılır. İşte yanılgı tam burada başlar.

 Karakter giydirme
diye tanımlayabileceğim bu eylem; bilinmeyen, gerçek ve zihnimiz arasındaki ilişkinin mahvolmasına neden olur. Gerçeğin abartılı bir şekilde zihne sunulması ve zihnin bunu hemen kabul etmesi ve zaman sürecinde bilgi birikimindeki değişiminin değerlendirmelerimizi daha gerçekçi kılması ve bu ön kabul sonucu olan değerlendirmenin ve gerçek sonucun çatışması, emek harcanan zamanın, kişinin, hayatın tam bir hüsran olduğunu yüzümüze çarpar.

 Kendi zihnimizle, zihnimizin bizim irademiz dışındaki değerlendirmelerini kontrol etmeliyiz. Bu biraz tuhaf durabilir. Fakat insan ilişkilerindeki en büyük hayal kırıklıklarımızın nedeninin karakter giydirmelerimiz olduğunu fark ettiğimizde bunun önemini kavrayabiliriz.Ve bunca hayal kırıklığının nedeninin hep yönelimde olduğumuz insanlardan kaynaklı olmadığını, aslında nedenin en büyük hissedarının kendimiz olduğunu bilmeliyiz.

evsiz üçlemesinin birinci filmi,
pilita. 

Sonbahar. 2012. Zenit E.

İnsan ne kadar kararlı olursa olsun, ne kadar dili yanmış olursa olsun, hatta hayatındaki her şeyi alt-üst etmesinin kiniyle dolu olsun, aynı hatayı tekrarlıyor, yeminlerini bozuyor, ettiği büyük lafların altında kalıyor. Bazen istemeyerek, bazen fütursuzca. Sonra oturup erdemlerine bağlılığını şöyle bir düşünüyor.

Hayatta kötü diye tabir ettiği insanların sıfatlarını bir bir kendinde görüp, kendine olan inancını, iyiliğe olan inancını yitirmeye başlıyor. Kişisel olarak çöküş böyle bir şey olmalı. Yani, bir insan için artık kendi kötülüğüne inanıyor olmak, bütün insanları suçlamasından çok daha vahim.

Bilgisizlikten kaynaklanan hatalara içimizde kolayca af çıkarabiliyorken, tekrarlanan yani tecrübesi olan hataların hasarı kolay telafi edilemiyor.

Biraz daha irdeleyelim.

Tekrarlanan hataların hemen hemen hepsinin kaynağına indiğimizde zaaflarla karşılaşırız. Zaaflar genel geçer olarak doğadaki hayvan kimliğimizin tabii ihtiyaçlarıdır. Erkeğin dölünü yaymak istemesinden doğan çok eşlilik meyili, dişinin kendisini elde etmek isteyen karşı cins taliplerinin mücadele etmesini beklemesi, sonra zayıfı ezmek vb davranışlar insanın giymiş olduğu hayvan bedeninin neden olduğu zaaflara örnek verilebilir.

İnsan ruhunu ve hayvan bedenini taşımak hayli güç bir iştir. Bir yanda erdemlere, iradeye ve yüksek akla sahip ruh, diğer yanda koşullara göre güdüleri şartlanmış bedene sahip olmak, bana göre insanlık davasının küçük bir özetini temsil eder.

Mesela bir insanla konuşmak, onun hakkında verdiğiniz hükümleri geçersiz kılabilir, pek çoğumuz bunu yaşamışızdır. Bize yaşattıklarına rağmen bir göz temasıyla, bir mimiğiyle yelkenleri suya indirmişliğimiz çok hadsiz insan gelip geçmiştir hayatımızdan. Başka bir örnek olarak, bir şeyi görmek, sesini duymak; kararlarımız karşısındaki duruşa yenilmemize neden olmuştur.

Kütleler arası çekim kanunu gibi zaaflarımız; bize istemediğimiz, olmayı yakıştırmadığımız konuma doğru bir çekim kuvveti uygular. Öyle ki dünya gibi bir kütlenin çekimine maruz kalmış Ay kadar çaresiz bırakır bizi.

Demek istiyorum ki zaaflarımız hususunda, belirli bir alan içerisinde karşı koyma iradesi sergilememiz pek mümkün değil. Eğer o çekim alanının içindeyseniz, zaafların çekim kuvveti, sizin çekime karşı koyacak iradenizden kat kat büyük oluyor.

Birtakım zaaflarımız varsa, kişilere, eşyalara, herhangi bir şeye… Bunların bizi etkileyecek alanını belirlemeliyiz öncelikle. Daha sonra bizi o çekim alanına sokacak tüm ihtimalleri, kişileri yok etmeliyiz bir bir. Bu savaşı daha kolay kılacaktır.

NIGHTNIGHT by DEDDY